Karalama | Yazmasaydım Ölüyordum!

Parmaklarının, beyninin esiri olduğu anlarda o boşluk hissinin nereden geldiğini anlayamadığın yanılgılar diyarına çoktan adımını atmışsın demektir. O karmaşanın içinden ellerini uzatmak ve o karanlığı yarıp sükûnet diyarına bir an önce adımını atmak istersin. Beynini kemiren yaratıklar; benliğini her gün, her saat yavaş çekim tüketmeye ant içmişken bu kararın ardında dimdik durabilmek oldukça zordur. 

Parmakların ucundan kelimelerin akıp gitmesine izin vermedikçe, beynini kemirmeye devam edecek olan maskeli düşlerin esiri olursun. İçinden çıkılamaz soruların esiri…. Aklına söz geçiremediğin o günlerin sonu ne zaman gelecek, belirsizdir. Senin için yaşamak belirsizdir artık. En az ölmek kadar. 

Ölüm bile belki kapılarını sonuna kadar açarken ya da açacakken; aklın şeytanla bir olmuş, sana binbir türlü oyunlar kurma peşine düşer. Seni yöneten bir sen vardır içinde. Ne kadar hükmetmeye çalışsan da parmaklarını bir kuklacı edasında kullanan bir güç vardır içinde. İçinde bir yerde senden başka bir sen vardır. 

Bir anını ya da bir ânını yazmadan geçirirsen o günü… Ya da o rutin hayatına bir değişim rüzgârının esmesine izin verirsen… İşte o zaman; karmaşaların iki katına çıkar ve bu kez yazamaz olur parmakların. Ve o yazamayan parmakların, aklını senden alıp gitmelerine seyirci kalırsın.  

Bir an önce dönmeli.
Bir an önce özüne çekilmeli.
Bir an önce buluşmalı kelimelerle. 

Anlık da olsa zihnini bu oyuna çekmeli. Yoksa onu ya da zihnine esir düşmüş parmaklarını, kelimelerin oyununa çekmediğin her saniye, her saat esir konumunda olan varlık sen olursun. Özellikle de yeni diyarlara açılmaya karar vermişken zihnin.

Kırık parmaklar. Param parça beyin.
Bir içinden çıkılamaz hayat vakası. Kördüğüm.
Boş bakışların hükmünü yemiş sayfalar.
Yazık o sayfalara. Onlar acı çekerken izlemek onları… 

Gözyaşları denen şeffaf noktacıklar, bu karmaşanın içinden mi doğuyor yoksa? Her gün doğumuyla içinde bir şeyler ölüyor! Gece, acıyı doğuruyor. Kendi içinde ölüyorsun. Yazmadığın her saniye bitiyorsun. Yazmadığın her saniye ölüyorsun. Çevrendeki diğer her şeyle birlikte...

Benliğin bitiyor. Ben olman sona eriyor.
Aynaya baktığında, onlarca yıl yaşlanmış bir surat görüyorsun.

Kukla mı olacaksın, yoksa kuklacı mı? Seçim yapamıyorsun. Geç kalıyorsun.

Kuklacı da kukla da sensin aslında. Ve bir gün ölecek olsan da, öyle kalacaksın. Yazmalısın. Gün doğarken ya da güneş batarken ya da gecenin evvelinde.
Allah aşkına… Yaz artık. Yoksa…
Yoksa öleceksin.

Ve en berbat ölüm şekli budur aslında!
En berbat ölüm şekli: İnsanın kendi canına kıymasıdır!

2 yorum:

  1. Yazınızı okuyunca, Yunus Emre’nin “Behey yunus sana söyleme derler. Ya ben öleyim mi söylemeyince” deyişi geldi aklıma. Öyle anlar gelir ki, yazmaktan başka çıkar yol bulunmaz. Yazmazsan içinde dinamitler patlar sanırsın. Güzel biri yazıydı. Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel bir alıntı paylaştınız Yunus Emre'den.
      Söylemezsek içimizde kalır, içimizdekiler zamanla yaralarımızı büyütür.
      O zaman bu yaralar kapanmazsa halimiz nice olur?
      İnsan yazarak şifa bulur kendinde.
      Umarım yazdıklarımızdan başkaları da şifa bulsun.
      Tabii asıl Şifayı veren Allah'tır, bizler yalnızca birer vesileyiz.
      Çok teşekkürler yorumunuz için.

      Sil

Blogger tarafından desteklenmektedir.